İlk Kar
Paltosuna sıkıca sarılmış bir kadın girdi kafeye. Yılın ilk karı yağmış, hava aniden buz kesmişti. Soğuğa duyarlı olmasam tatlı denebilecek bir hava var aslında, diye düşündü atkısını boynundan çıkartırken. Cam kenarında bir masa kestirdi gözüne, manzarayı karşısına aldı. Herkesten önce gelmişti, belindeki rozeti çıkartıp masaya bıraktı. Çok geçmedi, beş ya da on dakika kadar sonra kapıdan saçları beline kadar inen bir kadın ve pek de esprisi olmayan bir adam girdi. Aynı kadının farklı bakışları gibiydiler; biri dik duruyor, gözleri buz gibi; diğeri yorgun, bir şeyler anlatmak istercesine dalgındı. Kadın elini kaldırdı ve konumunu belirtti. Paltolarını çıkartıp masanın iki yanına oturdular.
“Arabayla gelmek zor,” dedi içlerinden biri. “Yollar hep buz tutmuş.” Aynayı çıkarıp saçlarını düzeltti. Sanırım gerçekten de nefret ediyor kıştan, diye düşündü diğeri. Zor şartları olsa da bu ekipte kışı savunan tek kişiydi.
Garson yanaştı masaya, defterine not aldı.
2 kapiçino, 1 latte.
Turuncu tonlarının ağır bastığı bu mekanda garsonların defter kullanmasının da temasal bir şey olduğunu düşündü ilk gelen kadın, yeterince incelemişti mekanı. Bu devirde deftere not alan kalmış mıydı? QR kodlu menülerin yanında komik göründüğünden samimiyetsizliğe bir puan kırdı kafasından.
Garson kahveleri getirip aradan çekilene kadar havadan ve sudan muhabbet döndü. Sürekli yan yana değillermişcesine yine buluşmuş yine aynı kelimelerin konumlarını değiştirerek farklı cümlelerle sohbet etmişlerdi. Sonunda yalnız denilebilecek, izole bir kalabalıkta kaldıklarında iç dökmeye başlayabilmişlerdi…
“İyi mi ettik kötü mü ettik bilmiyorum. Suçlu olmadığı aşikar. Tek yolu bu muydu diye düşünüyorum günlerdir.”
“Gözünün önünde saplamadı mı bıçağı? Neresi aşikar, hangi kanun bu? Neden böylesine düşünüp durduğunu anlayamıyorum, bu mesleği seçerken ne olmasını bekliyordun bilmiyorum.”
“Keyfinden saplamadı ya, ne yapacaktı başka? Savunmaya geçmesi gerekiyordu. Silahsız birine karşı bıçak savurmamalıydı. Bizi beklemeliydi.”
“Bende sen nasıl böylesine sakinsin anlayamıyorum, insanın elinden gelmeyen şeyler vardır. Kar yüzünden yolların tıkalı olduğunu, normalden dakikalarca geç kalındığını biliyorsun. Eğer o, savunmaya geçmeseydi öleceğini biliyorsun. Bıçağın hususuna ait olmadığını, eline ilk geçen aleti savurduğunu ifadesinde belirtmiş, kanıtlandı da. Bu kadar vurdumduymaz olmamalısın, ne kadar objektif görüşlere ihtiyaç varsa o kadar da duyara ihtiyaç var.”
Sesler birbirine karıştı. Aynı ses, iki farklı tondan yankılanırken “Tamam, tartışmayın.” dedi boğuk bir ses. İlk defa bu sohbete katılıyor, bu konu hakkında konuşuyordu.
Etik değer çatışmasına girmeyeceğim, derken göz deviren benliği umursamadı. Dediğim dedikti, tartışmaya değmezdi.
“Artık bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Cezası çoktan kesildi, öteki toprağı boyladı. Sorumluluğumuz dışında gelişen olaylar ile kafayı bozarsak yola devam edemeyiz. Yola devam edemezsek işini düzgün yapan iki üç kişi de kaybedilmiş olur.”
Bir süre sessizlik oldu. Herkes önüne bakıyordu, kimsenin konuşmaya takati kalmamıştı. İçlerinden birisi kafasını kaldırma cesaretinde bulundu. Gözlerine yansıyan soğuk beyaz, kimliksiz silüeti inceledi. Boş masada gezdirdi gözlerini, garson 3 kahveyi de önüne dizmişti. Soğumuştu dudak izi bulunmayan bardaklar. Kiminle çatışmıştı sahibi? Kavrayamadı, anlamlandıramadı. Bir şeyleri düzelteceği inancıyla atardı adımlarını. Paltosunu giydi, atkısını koluna sardı. Kimliğine baktı, telsizini yanına bıraktı. Masaya üç kahvenin de ücretini bırakıp boş adımlarla hedefsizce yürümeye başladı. Ta ki yolunu kaybettirip beyaz karlar eriyinceye kadar ortaya çıkmadı. Baharın ilk tomurcuklarında aşağıda bir yerlerdeydi, üzerinde bir sincabın yanlışlıkla sakladığı bademden filizlenmiş bir sap vardı. Kimliksiz, kişiliksiz kalmıştı. Ruhunu ise feda ettiği soluklarda çoktan kaybetmişti.


