Doğu’dan Uzakta
Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un 2012 basımlı son kitaplarından Doğu’dan Uzakta, sade ve akıcı diliyle bize sıcak ama karanlık bir memlekete dönüş hikayesi sunuyor. Bu hikaye, yazarın kendisi gibi Fransa’da yaşayan Lübnanlı Adam karakteri ve onun geride bıraktığı arkadaş çevresi etrafında şekilleniyor.
Olaylar, göçmen olan başkarakterin yirmi yıl sonra ülkesine dönmesiyle başlıyor. Göçmenin eşi gibi ben de başta garipsedim; başkarakterin ülkesine dönebilecek iken hiç dönmemesini. Ülkeye geldikten sonra şehri dahi gezmiyor, görmek istemiyor; ne insanlarını ne sokaklarını. Sanki bu dünyada konumu hiçbir yerde olmayan o otelde kalmak istiyor: Semiramis Oteli.
Adam, Semi, Naim, Albert, Ramiz, Ramzi, Murad, Tania… Bu farklı cemaatlerin üyesi olan, bir elin parmak izleri gibi birbirlerinden oldukça farklı ama birbirine bağlı -kendi deyimleriyle atipik- arkadaşları tanımaktan memnun oldum. Bu denli farklı bakış açılarını bir kitapta böylesine çok yönlü okumaktan mutlu oldum. Karakterlerin hepsinin derinine inilmesini sevdim, ancak bir karakter hariç: Tania.
Tania, başkarakterin ona olan antipatisinin de etkisiyle daha yüzeysel bir karakter olarak kaldı. Karakterden çok tip gibiydi. Göçmenlere olan öfkesi, ülkesine ve geleneğine bağlılığı zamanla eşine benzediği için anlam buluyor. Fakat temelinde ne düşüncelerin yattığını yeterince bilmiyoruz; bu düşünceleri merak ediyorum çünkü öfkesine rağmen ona hak verdiğim yerler oldu.
Bu arkadaşlar arasından en çok sempati duyduğum kişi “Frer Basile” lakaplı Ramzi oldu. “Daha fazla para, daha fazla mülk ama ne için?” sorgusu yapması; bir vakit sonra bir nevi kara parayla edinilen bu zenginlikten bıkması bana anlamlı geldi. Ailesini dağıtan da bu zenginlik olmuştu. Bir yönden, kendini bir manastıra kapatması ve mütevazı bir hayat sürmesi bana huzurun ne olduğu ile ilgili yeniden düşünme fırsatı verdi. Zenginlik içinde akıntıya karşı yüzmek mi, mütevazılık içinde akıntıda sürüklenmek mi? Hangisi daha doğru?
Hanım karakteri de ilgimi çekti. Adam’a eski para vererek yaptığı jest, sadece onları değil, beni de duygulandırdı. Kitaptaki tasvire göre konuşması, hâl ve hareketleri, görünümü aklımda en net canlanan karakter Hanım olmuştu. Belki de başkarakteri en çok etkileyen hâl ve görünüme sahip olduğu için.
Başkarakteri bir diğer en çok etkileyen kişi Semiramis oldu. Adam’ın Semiramis’le olan ilişkisi içime sinmemişti; ancak kitabın sonunu da düşündüğümde bu parantez belki de açılmalıydı. Semiramis karakterinin hikayesini dinlediğimde daha derin bir şeyler olması gerektiği hissine kapıldım; ama bu derinliği Bilal’le yaşadığı trajediyle pekiştirdi.
Kitapta yaratılan ilk çatışma, Murad ve Adam kaynaklı göçmen-yerli çatışmasıydı. Bu karşılaştırmayı gerçek ve yerinde buldum. Kalan, ellerini kirleten arkadaş; giden ise “senin ellerin kirli” diyen arkadaş… Hangisi haklıydı, bilmiyorum. Ama birileri kalmasa, ellerini kirletmese; gidenler dönemezdi belki de. Zaten Adam karakteri de o arkadaşına duyduğu minneti hissetmemek için, ancak arkadaşı öldüğünde dönebildi ülkesine.
Yazarın ele aldığı bir diğer çatışma ise şu sorular etrafında şekilleniyor:Cemaatimizin, milletimizin yaptıkları bizi ne kadar etkiler? Ne kadarından sorumluyuz?Bu sorgulamayı Naim karakteri üzerinden işler. Babasıyla arasında geçen konuşmalarla cemaat-üye ilişkisine farklı bir bakış kazandırır.
Kitabın bende bıraktığı bir diğer etki ise Adam’ın Arap olduğu için maruz kaldığı önyargı ile ilgili oldu. Başka bir ülkede, kendi aralarında rahatça dillerini konuşamayan bu milletin dilini duyduğumda ya da bir yerlerde alfabelerini okuduğumda aklıma gelecek bu düşünceler…
Son olarak kitapta sevdiğim iki detaydan biri, Adam’ın ismiyle ilgili derin düşünceleri oldu; çünkü insanın fiziksel veya doğuştan olmayan ilk özelliği ismidir. Üzerine düşünmeyi gerektirecek kadar önemli bir özellik. İlginç bir ismi var gerçekten: insan soyunu başlatan kişinin ismini taşır ama kendi soyunun son bireyidir. Bir diğeri ise, Ramzi’nin kaldığı tapınakta bulunan ve insanın yola bakmadan düşünerek yürümesini sağlayan taş yollu piramit oldu. Bu “düşünce yürüyüşlerine” insanın gerçekten ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.


