img

Bize Ulaşın

  • Üniversite, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü İşletme Fakültesi Kültür Kulübü Odası, 34322 Avcılar/İstanbul
  • info@kulturkulubu.com

Yıldızlı Gece

Gökyüzüne baktığınızda size hayaller kurduran, çocukluğunuza geri götüren, sonsuzluk gibi duyguları hiç bu kadar güçlü hissettiren bir başka tablo olmuş muydu? Vincent van Gogh’un 1889 yılında yaptığı Yıldızlı Gece, sadece bir görsel şölen değil; aynı zamanda en saf duygularımızın, zor dönemler içerisindeki dışavurumudur.
Van Gogh bu tabloyu, Fransa’daki Saint-Rémy akıl hastanesinde kaldığı dönemde resmetmiştir. Penceresinden gördüğü manzarayı kendi hayal dünyasıyla birleştirerek tabloya aktarmıştır. Dönen yıldızlar, kıvrılan bulutlar ve huzurlu bir köy havası; sanatçının iç dünyasındaki sıkıntıları anlatır.
Tablonun önemini anlamak için biraz Van Gogh’u tanımamız gerekebilir. Ressam 1853 yılında Hollanda’da dünyaya gelmiştir. Empresyonizmden etkilenen sanatçı, Japon sanatından da esinlenmiştir. Bipolar hastalığıyla mücadele eden Van Gogh, otoportrelerinde de iç dünyasını yansıtmıştır. Ataklarının birinde öfkeyle kulağını kesmiştir. Tedavisi sırasında doktorlara tedaviye ihtiyacı olmadığını kanıtlamak için yaptığı düşünülen Kulağı Sarılı Otoportre tablosunu yapmıştır. Birkaç yıl sonra ise intihar etmiştir.
Bu tabloyu ilk gördüğümde ortaokuldaydım. Resim hocamız, sanatçıları öğrenelim diye hayatlarını araştırıp sunum yapmamızı istemişti. O sunumlardan ilgimi çeken başka ressamlar olsa da en çok ilgimi çeken kesinlikle Van Gogh olmuştu. Yıldızlı Gece’yi ilk gördüğüm anı hatırlıyorum; kendimi o köyde, yıldızlarla dolu gökyüzü altında huzur içinde yaşıyor gibi hissetmiştim. Akıl hastanesinde tedavi gördüğü zaman sanatçı da benzer şeyler hissetmiş olabilir, çünkü kardeşine yazdığı mektupta şöyle der:
“Ressamlar — sadece onları ele alacak olursak — ölmüş, gömülmüş olanlar da yapıtları aracılığıyla bir sonraki ya da birbirini izleyen birkaç kuşağa bir şeyler söyleyebiliyorlar. Hepsi bu mu, yoksa daha fazlası var mı? Bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de.
Kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. Ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi.
Neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da Fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın?
Bizi Tarascon ya da Rouen’a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür.
Bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa, o da şu: Yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız; nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle…”
Sanatçının ölüme karşı daha farklı bir felsefi yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Yıldızlar onun için pek çok şey ifade ediyordu; en çok da ulaşmak istediği bir yer olduğunu düşünüyorum. Ölümle bağdaştırdığı yıldızlar, onu görmeyen ve anlamayan insanlardan kurtaracaktı. Gökyüzü ise sanatçının içsel durumunu yansıtıyor olmalı. Yıldızlar büyük ve parlak; varmak istediği yer olan gökyüzü ise düşünceleri gibi dalgalar halinde hareket ediyor. Mektuplarından birkaç alıntıda şöyle söylüyor:
“İnsanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir ama hiçbir zaman ısıtamaz kendini onunla; gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.”
“İçimde kocaman bir ateş yanıyor, fakat kimse ateşin başında ısınmak için gelmiyor; yanından geçenler sadece dumanı görüyor.”
Sanatçı, ruhsal buhranlarına rağmen resim yapmayı bırakmamış ve küçük heyecanların öneminden mektuplarında da bahsetmiştir:
“Unutmayalım ki küçük heyecanlar hayatlarımızın büyük kaptanlarıdır ve hiç farkına varmadan dinleriz onları.”
Van Gogh, insanların onu —benim tabirimle— kalp gözüyle gördüğünü düşünmüyordu; ama içten içe yaşama karşı heyecanını da kaybetmiyordu. İlk eserlerinden olan Patates Yiyenler tablosu daha sade bir renk paletine sahipken, sanatının ilerleyen dönemlerinde eserleri daha da renklenmiştir. Hayatı renkli de görebilen sanatçının, içsel sıkıntılarını farklı çizim teknikleriyle bu kadar güçlü yansıtabilmesi kesinlikle takdire şayandır.
İstanbul/Beyoğlu’nda bulunan Dijital Deneyim Müzesi’ndeki Van Gogh – Işığın İzinde sergisinde sanatçının eserleri sergileniyor. Yakın zamanda gittiğim için deneyimlerimi de aktarmak isterim.
İçeriye ilk girdiğinizde sanatçının ve eserlerinin hikayelerini öğrenebileceğiniz dijital bir alan var. Aynı bölümde yine sanatçının eserlerinin yapbozlarını yapabileceğiniz dijital ekranlar bulunuyor.
Asıl gösterimin olduğu alan ise “sürükleyici deneyim odası” olarak geçiyor. Van Gogh’un eserlerini, sanki insanın bir parçasıymış gibi hissetmesi burada bir gerçekliğe dönüşüyor. Tabloların hareket edişi bizi sanatçının hayallerine, iç dünyasına, benliğine götürüyor. Bir kere de olsa deneyimlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Çıkmadan önce hediyeliklere de bakmayı unutmayın.
Yıldızlı Gece, 1941’den beri New York’taki Museum of Modern Art’ta sergilenmeye devam ediyor.

Yazar: İrem Günbat