img

Bize Ulaşın

  • Üniversite, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü İşletme Fakültesi Kültür Kulübü Odası, 34322 Avcılar/İstanbul
  • info@kulturkulubu.com

  “Ben deneme yazabilirim.” dediğimden beri ara ara konu üzerine düşünüyorum. Kasıtlı biçimde yazmak için masa başına oturulduğunda yazacak bir şeyler bulmak oldukça güç. Buna rağmen epey de bir fikir not aldım aslında. Ancak sanırım kalemimle aramızdaki ilişkiye verdiğimiz bu uzun aradan sonra ilk yazımda benim için en makulü kelimelerimi yazma eylemi üzerine dökmem olacaktır.  

  

 Bu ufak ve henüz sonu gelmemiş -yoksa yeniden başladığım mı demeliydim- serüvene nasıl başladım bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Yalnızca küçükken abiciğimin bende kitaplarla haşır neşir olma hevesi uyandırdığını anımsıyorum. Bunun için o da pek çabalamadı aslında. Yalnızca kendi halinde okur hatta yazardı. Sadece okumaya başladığımı fark ettikten sonra uzun bi süre aylık kitap alışverişleri yaptık. Bunun üzerimdeki tesirini inkâr edemem. Hepimiz yeni kitaplar seçmenin nasıl bi okuma hevesi oluşturduğunu biliriz. Bize hoş gelen o ‘yeni’ kokuları, çevirmeye kıyamadığımız o narin sayfalar…  

  

 Sanıyorum ki okumaya ve edebiyata bağlı insanların hemen hepsi kendince bir şeyler karalar ya da en azından heves eder. Ben de o heveslilerden biriydim elbette, hâlâ da öyleyim. Şimdi de “İnsan neden yazma ihtiyacı duyar?’’ gibi felsefi bir metin ortaya koyma niyetinde değilim. Yalnızca ben neden yazıyorum bundan biraz bahsetsem yeter. İlk başlarda -o mesafeli aradan önce yani- ‘ben de yapabilirim’ hevesi baskındı galiba. İnsanoğlunun üretme ihtiyacı diğer sanatlara pek de yatkın olmayan benim ellerimde bu biçimde hayat bulabilirdi. Ben de minik öyküler yazdım. Şu an nerede olduklarını anımsayamadığım yerlerinden bulup okumaya kalksam eminim ki çok gülünç gelecekler bana. Sonrasında neden yazmayı bıraktım bilmiyorum. Belki buna bağlanacak istikrara sahip olacak bir yaşta değildim, belki de doyumsuzca tüketmeye yönlendirildiğimiz bu çağa kapıldım. İkisinin bir arada gerçekleşmiş olması da muhtemel.  

 

 Çok da eski olmayan bi tarihte -sanıyorum geçen seneydi- yalnızca kendimle baş başa kalmak istediğim anlar arttı. Oldum olası kendimle kalmayı seven bir yapıya sahibim. Yalnız kalıp çok olağan dışı bir şeyler yaptığımdan da değil. Sadece müthiş enerjik mizacıma rağmen sakin ortamları seviyorum. Düzenli olmasa da günlük tutarım. Günlüğüm kaçış yerim gibidir. İsmi gereği düzenle, günü gününe yazılan bir şey olsa da ben ona sadece ihtiyacım olduğunda gidiyorum. Çünkü aslolan bana iyi hissettirmesi. Bakış açım buna evrildiğinden beri yaptıklarım bana daha iyi geliyor. Yazmaksa sanki sessiz bir arkadaşım gibi. Yalnızca dinleyen ancak hep anlayan bi arkadaş. Suskunluğuyla içimdeki seslere yol açan, ‘Hadi, konuşsana’ diyen biri. Defterimse buluşma mekanımız. Ancak ondan böyle bahsediyorum diye defterim melankolik gözükmesin size. Çünkü orada her duyguya yer var. Mutluluğumdan hüznüme, zihnimin en karışık halinden en net olduğu haline kadar hepsi kendine bir yer bulur. Çünkü yazmak böyle bir eylem. Yazdıkça netleşir ve rahatlarım. Zihnimin duvarlarında çarpışıp duran düşünce parçaları madde haline gelip kalemimden döküldükçe kafam rahatlar. Söylenemeyen hisler orada kendilerini gerçekleştirirler. Daha da ileri taşımak gerekirse, öyle hissediyorum ki bazı duygular kelimelerde güç bulur ve bu yüzdendir ki yazdıkça rahatlar insan. Bu sebeple şimdilerde aradaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorum. Çünkü yazmak, öylesine yaptığım anlarda dahi öylesine değilmiş gibi. Sonuç olarak yazmaya dönmek bana iyi geliyor. İnsanoğlunun da kendine ne iyi geliyorsa onu yapması, kendi içine dönmesi gerek. Sanırım bu da benim kendi içime dönme biçimim. 

Yazar: Elif Sude Yılmaz