Kanadı kırık bir güvercin kondu pencereme, haber getirmiş senden. Öldürdüm, bir daha gelmesin diye. Yanmasın canı bizim peşimizde. Kargalar ve kuzgunlar üşüştü evlerime, yitirmişiz aşkımızı öyle anlattılar bana. Seni şakıyan bülbül bir daha gelmeyecekmiş, kar beyazı kanarya da göçmüş sevda şehrinden. Bahar çiçekleri küsmüş bahçeme, sen olmadıkça yabane doğmuş güneş, yağmurlar konmamış topraklara. Kökleri terk etmiş yaşam vadisini, sensiz açmak zulüm gelirmiş onlara. Sazlar türkü söylemezmiş, ben gözlerini görmeden. Aşıklar deyiş getirmezmiş elin tenime değmeden. Benim bahtıma sensizliği koymuşlar, adını taşıyan çiçeği de yüreğime kondurmuşlar. İçtiğim suya tadını saklamışlar, rüzgarı nefesinden yapmış, gölgeyi saçlarından örmüşler. Teninde muhtaç olduğum pınarları saklamışlar. Bir kuş koymuşlardı yoluma, her sabah umutla beklediğim bir güvercin. Sen gönderirdin bilirdim, söyledim sana, kanadını da kırmışlar. Öldürmeseydim onu, günahını bana yazmışlar. Sevdana günah yakıştırır mıyım hiç? Seni sevene yalnızca sevaplar adasınlar.
Nefi anlatmış beni, o söylesin derdimi:
“Yazanlar peykerim destimde bir peymane yazmışlar
görüp mest-i mey-i aşk olduğum mestane yazmışlar
benim aşık ki rüsvalıkta tuttu şöhretim şehri
yazanlar kıssa-i Mecnun’u hep yabane yazmışlar
nice zahirdir ey Nefi sözünden dildeki suzun
yazınca nusha-i şi’rin kalemler yana yazmışlar”
Bülbüller, kırlangıçlar dönmezse çiçekler açmazsa, güvercin doğmazsa baharda, senin uğruna solan bir Ertuğrul yazmışlar.


