Hayatta seçimlerimizle var olduğumuzu hepimiz çok erken yaşta öğreniriz. Küçük bizlerin seçtiği yolların getirdikleri, bugünün mimarlarıdır. Belki o zamanlar yapılan seçimler daha basitti ve seçimlerimiz büyük sonuçlar getirmezdi elimize. Ama ne zaman ki büyüdük, o zaman yapacağımız seçimler uykularımızı kaçırmaya başladı. Artık aynaya baktığımızda şekillenen ve şekillenecek olan hayat korkunç hisler uyandırdı. Ya yanlış bir hayat yaşıyorsak? Ya bambaşka tercihler yapmış ve bambaşka insanlar olmuş olsaydık, daha mutlu bir hayatımız mı olacaktı? İşte bizleri karanlıklara, çıkmaz sokaklara iten soruların ve düşüncelerin içindeyken tanıştığım Sylvia Plath’in Sırça Fanus kitabından bahsetmek istiyorum.
Kitabı üniversite öğrencisi olan Esther’in ağzından okuyoruz. Parlak bir öğrencilik hayatı olan, önemli bir dergide iş bulabilen Esther için her şey kusursuz görünse de yaşadığı kimlik arayışının, hiçbir yere sığamayan ruhunun ve zihnini kemiren soruların onu nasıl içten çürüttüğünü ve intiharın eşiğine getirdiğini okuyoruz. Esther’in kafasında sürekli aynı soru var: “Doğru hayatı mı yaşıyorum?” Bu soru hayatının o kadar merkezinde ki bunu incir ağacıyla çok güzel açıklıyor:
“Yaşamımın, yeşil bir incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, bana göz kırpıyordu… Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. İncirlerin hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekini kaybetmek demekti ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararıyor, birer birer toprağa ayaklarımın dibine düşüyordu.”
İşte incir ağacı felsefesi dediğimiz düşünce buradan, Esther’in kendi hayatı için kurduğu cümlelerden doğuyor. Aslında bizler de Esther’den farksız şekilde, elimizi attığımız her hayattan daha iyi seçenekler olma korkusuyla vazgeçiyor, elde edebileceğimiz tüm hayatları ve elimizde olanı heba ediyoruz.
Kitabın ilerleyen sayfalarında, Esther’in intihar girişimi sonrasındaki tedavi sürecinde kurduğu “Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.” cümlesiyle anlıyoruz ne kadar çıkmazda olduğunu. Artık hayatına nerede devam ederse etsin, kapana kısıldığını hissettiği sırça bir fanusun içinde yaşayacağını hissediyor. İşte Esther karakteriyle bu kadar empati yapabilmemizin sebebi de bu. Hepimiz onda, onun cümlelerinde kendi fanusumuzdan izler görüyoruz ve daha az yalnız hissediyoruz o cam kubbenin altında.
Artık son sayfalar Esther’in tedavisinden bize kesitler veriyor. Yeniden doğma fikrine bağlanan Esther, hayatını olduğu gibi kabullenmekten ziyade, kusurlarıyla ve belirsizlikleriyle kendi hayatını yaşamayı seçebilecek noktaya geliyor. Yani eski Esther’in tamamen yok olduğunu düşünmeden, yeniden hayata dönüyor ve kontrol biraz daha onun elinde oluyor. Geleceğinin hâlâ belirsiz olduğunun farkında ama eskisi kadar rahatsız değil bu durumdan. Bunu kurduğu “Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır. Ama onlar artık benim parçamdı. Benim manzaramdı.” cümlesiyle, artık o hayatı kabullenemese bile yaşamayı seçebileceğini gösteriyor.
Kitabın son cümlesi Esther’in doktor karşısına çıkmasıyla bitiyor. Kesin mutlu bir son değil bu. Esther’in tamamen iyileştiğini söylemiyor, bir umut olduğunu ve iyileşebileceğini gösteriyor. Yani kitabın sonu da kendi hayatlarımız gibi bir umuttan oluşuyor. Bu yüzdendir galiba kitabın sonu, seni çok iyi anlayan yakın bir arkadaş gibi hissettiriyor. Çünkü hepimiz o incir ağacının önünde durduk ve düşen incirleri izledik, sırça bir fanusun içinde kapana kısıldık. Her birimiz korkarak ayağımızın dibine düşen incirlere baktık. En son elimizde kalan kucak dolusu çürümüş incir oldu. Bununla yüzleşmekse bizi Esther’e bir adım daha yaklaştırdı ve bir yerlerde çürümemiş bir incir bulma umudunu biraz daha sıkı tutmaya çalıştık.


