Herkesin bildiği, yıllardır defalarca izlenen ve finaliyle her seferinde insanı ekrana kilitleyen o dizi: Aşk-ı Memnu.
Daha önce izlememiş olduğum için kendime kızdım. Çünkü diziyi sadece “yasak aşk” üzerinden ilerleyen bir hikâye sanıyordum. Oysa aslında en alt kademeden en üste kadar herkesin hikâyesini anlatan; Beşir’inden Matmazel’ine, Bülent’inden Bihter’ine kadar her karakterin iç dünyasına dokunan, gündelik hayatın içinden ama bir o kadar da derin bir yapım. Her karakterin dönüşümünü izleyebildiğimiz nadir dizilerden biri. Ayrıca Türkçeye olan bağlılıkları da beni en çok etkileyen yönlerinden biri oldu.
Deniz Hanım’dan, nam-ı diğer Matmazel’den başlamak istiyorum. Onu çocukların dadısı olarak tanıyoruz. Yıllardır içten içe Adnan Bey’e âşık ve onun tarafından görülmeyi bekliyor. Bihter’in gelişiyle hayalleri yıkılıyor. İlk bakışta iyilik timsali gibi görünse de, Adnan’a olan aşkını yıllarca içinde tutması ve evlilik kararını duyunca evi terk etmeye kalkışması bana şunu düşündürdü: Acaba çocuklara mı daha bağlıydı, yoksa Adnan’a mı? Çocuklara annelik yaptığı bir gerçek ama bunu büyük ölçüde Adnan’a olan aşkıyla yaptığını düşünüyorum. Bir yandan da yıllardır babasını arıyor oluşu, belki de Ziyagil ailesine “ait olma” ihtiyacını açıklıyor.
Nihal… İzlerken sinir krizleri geçirten bir karakter. Küçük yaşta annesini kaybediyor. Matmazel bir anne figürü olsa da, içine kapanık yapısı nedeniyle özgüvensiz ve sürekli babasından ilgi bekleyen biri olarak büyüyor. Bihter’e duyduğu kıskançlık ve tepkileri, aslında ne kadar bencil olabildiğini gösteriyor. Beşir’in aileden biri gibi görülmesi ama Cemile’nin dışlanması da Nihal’in bu bencilliğini daha görünür kılıyor. İlgi odağı olmaya alışmış, istediği olmayınca bayılarak tepki veren bir karakter. Evet, bayılmalarıyla bizi de bayılttı ama duygularını en yoğun yaşayanlardan biri. Behlül’e âşık olduğunu bile başkalarının yönlendirmesiyle fark etmesi çok şey anlatıyor. Aslında onun Behlül’e âşık olması şaşırtıcı değil. Hayatı boyunca kısıtlanmış, dış dünyayla teması sınırlı bir genç kızın, aynı evdeki genç ve çekici birine yönelmesi kaçınılmazdı.
Firdevs Hanım… Ondan bahsetmeden olmaz. Gözünü para hırsının bürüdüğü, hatta bu uğurda kendi kızlarıyla bile yarışan bir karakter. Ziyagil Konağı’na geldikten sonra olayların merkezine yerleşiyor ve adeta evi yönetmeye başlıyor. Kızının Adnan’dan ayrılıp maddi güvencesini kaybetmesinden korktuğu için sürekli evliliğin içinde kalmasını istiyor. Bihter ile Behlül arasındaki ilişkiyi fark ettiğinde ise çözümü Behlül’ü “başgöz etmekte” buluyor. En büyük hamlesini de onu Nihal’le evlendirerek yapıyor. Bihter acı çekerken, bir anne olarak bunu çok geç fark etmesi ise ayrı bir trajedi.
Behlül… Genç, yakışıklı ve sorumsuz. Onu izlerken sürekli fikir değiştirdim. Bencil ve korkak olduğunu düşündüğüm anların yanında, Bihter’e kendini bıraktığı anlarda ona hak verdiğim de oldu. Küçük yaşta ailesini kaybetmesi, ardından öz amcası tarafından kabul edilmemesi ve Adnan’ın onu sahiplenmesiyle bambaşka bir hayata giriyor. Bu lüks hayatın içinde büyürken duygusal olarak eksik kalıyor. Sürekli yüzeysel ilişkiler yaşayan biri olarak Bihter’e kadar gerçek anlamda âşık olmadığını düşünüyorum.
Bihter’le ilişkisi ise bir dönüm noktası. Adnan’a olan minneti yüzünden suçluluk duyuyor ama bu ilişkinin içine Bihter’i çekenin kendisi olduğunu görmek istemiyor. Nihal’in duygularını öğrendiğinde ise bunu bir “kaçış yolu” olarak kullanıyor. Onu hiç sevmediği halde onunla evlenerek kendini aklamaya çalışıyor. En acı olan ise Bihter’i bu günahın içinde yalnız bırakması. Kendi kurtuluşunu seçerken, Bihter’i yalnızlığa terk etmesi gerçekten affedilir gibi değil. Böyle bir aşkı hak etmediğini düşünüyorum.
Bihter… Belki de en trajik karakter. Adnan’la isteyerek evleniyor ama genç, canlı bir kadın olarak bu evliliğin monotonluğu içinde sıkışıyor. Heyecan arayışı anlaşılabilir ama yaptığı şeyler elbette haklı çıkarılamaz. Yine de onu sadece “aldatan kadın” olarak görmek haksızlık olur. Çünkü hiçbir zaman annesi gibi para hırsıyla hareket etmedi. Adnan’la evliliğinde sevgi vardı ama zamanla bu ilişki bir düzene, hatta bir disipline dönüştü. Bihter o evde hiçbir zaman gerçekten kabul edilmedi.
Aslında Bihter hiçbir yere ait olamadı. Ne annesine ne eşine ne de kendine… Behlül’e tutunmaya çalıştı ama o da kaçtı. En sonunda elinde hiçbir şey kalmadı. Ne sevgi ne güven ne de umut… Yaşayamadıkları ve hayal kırıklıklarıyla bu dünyadan gitti.


