img

Bize Ulaşın

  • Üniversite, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Avcılar Kampüsü İşletme Fakültesi Kültür Kulübü Odası, 34322 Avcılar/İstanbul
  • info@kulturkulubu.com
Severance, modern iş hayatının, bireyin kimlik algısından yabancılaştırıcı doğasını psikoloji, drama ve gerilim ögeleriyle harmanlayan iddialı bir dizi. Dizinin merkezinde Lumon Industries adlı gizemli bir şirket yatıyor. Bu şirket çalışanlarının zihinlerini “severance” adı verilen cerrahi bir operasyonla ikiye ayırır. Biri işe girdiklerinde asansörde ortaya çıkan ve sadece iş anıları olan “innie”, diğeri ise mesai saati bitiminde yine aynı asansörde bilinci açılan “outie”dir. Bu sayede birey; biri sonsuza dek işte, diğeri sonsuza dek dışarıda olmak üzere iki farklı hayat sürer.  Mark Scout karakteri, Adam Scott’ın mükemmel ölçüde kontrollü performansıyla bu bölünmüş yaşamın ağır yükünü taşıyor. Günlük hayatında çok sevdiği eşinin yasıyla yüzleşmeye çalışan “outie” Mark ile Lumon koridorlarında varoluşunu sorgulamaya başlayan “innie” Mark arasındaki gerginlik dizinin omurgasını oluşturuyor. Britt Lower’ın canlandırdığı Helly R. ise sistemin içine zorla yerleştirilmiş bir karakter olarak dış dünyanın bilinciyle iç dünyanın gerçekliğine meydan okur ve böylelikle kurumun sahte huzurunu ilk çatlatan kişi olur. Helly karakterinin isyanı, dizinin kırılma noktalarından biri, aynı zamanda varoluşsal bir çığlık gibidir.  Eğer anılarınızı bölerseniz hangi “siz” gerçek olur? Hafıza olmadan bireyin kimliğinin bir anlamı kalır mı? Bu gibi felsefi soruları doğrudan sormadan, karakterlerin yaptığı küçük seçimlerin büyük bedelleri üzerinden dramatize ediyor Severance. Lumon, bir metafor olarak inanç sistemine benzetilir; çalışanlar anlamlarını bilmedikleri görevlerini sorgulamadan yerine getirir. Bu açıdan dizi, modern kapitalizmin bireyleri verimlilik makinesine dönüştürüp kimliğinden soyunuşu gözler önüne serer. Dizinin görsel dünyası da en az içerdiği fikir kadar dikkat çekici bana göre. Renk paletindeki soluk yeşiller, beyazlar ve griler, Lumon’ın ofis ortamını bir tür steril labirente dönüştürür. Kamera, karakterleri sık sık alttan veya yukarıdan çekerek onları küçültür, sistemin baskısını somutlaştırır. Uzun ve yankılı koridorlar, köşesiz masalar; aynı tonda yanan floresanlar… Her detay, bireyin kişiliğini törpüleyen kurumsal düzenin bir metaforuna dönüşür. Dış dünya sahnelerinde ise renkler bir nebze ısınır, ışık yumuşar, fakat orada da bir tür boşluk hissi hâkimdir. Sanki hiçbir alan tam olarak yaşanılamaz. Ben Stiller’ın yönetmenliğinde kurulan bu dünya, izleyiciyi sadece izlemekle değil, hissetmekle yükümlü kılar ve ofisin içinde nefes almak bile zorlaşır. Bu temayı derinleştirmek için her detay titizlikle seçilmiştir. Koridorların sonu olmadığı gibi kapılar da hep başka kapılara çıkar, karakterlerin giyimleri bile birbirine benzer. Bu görsel tekrarlar, izleyicide “hapishane” duygusunu bilinçaltı düzeyinde pekiştirir.  Sonuç olarak Severance, yalnızca distopik bir hikaye değil, modern insanın iş ve gerçeklik arasında bölünmüş benliğine, aidiyet arayışına ve görünmez sınırlara dair bir alegori. Lumon’ın steril koridorlarındaki sessizliğin yankısı aslında günümüz insanının bastırılmış sesidir ve Severance, o sesi duymaya cesaret edenleri kendi içindeki “innie” ve “outie” ile yüzleşmeye davet ediyor.

Yazar: Nehir Şayan