Cihanın Arzusu, Bizim Külfetimiz
İnsan kendini günden güne tüketen sabrını sınayan birini neden terk edemez? Mantık bavulunu toplayıp gitmeni fısıldarken ayakların her sabah yine onun kapısına neden çıkar? Psikologlar buna aralıklı pekiştirme diyor, amiyane tabirle “zehirli aşk”. Biz ise sadece bu şehrin adresini taşıyoruz.
İstanbul karşılıksız sevilmeye fena halde alışmış kibrinden ödün vermeyen bir sevgili. Sabahın köründe havasız bir yeraltı kâbusuna hapseder, kulaklarını kalabalığın uğultusuyla doldurur, cüzdanını boşaltır, betonarme yapısıyla ruhunu kurutur. Tüm bunlar yetmezmiş gibi “güvenme varlığına, sadece bir dakikamı alır” dercesine seni ayda yılda bir sallar durur. Seni o “ben buraya nereden geldim?” dediğin sokağın başında kaybeder, tam çıkışa yönelmişken bulur.
Ama hakkını da yememek lazım. Vaatleri öyle kolay kolay yabana atılır cinsten değildir. Tam “Yeter artık!” dediğin gün bunalmış aklınla kaçmayı kurarken, cebinden dünyanın en arsız rüşvetini çıkarır. Yüzyıllardır yarınlar yokmuşçasına işleyen Kapalıçarşı’nın o baş döndürücü kalabalığına sokar seni. Han diplerinde demlenen çayın buğusuyla, baharat kokularının arasında hafızanı siler. Beyoğlu’nda yokuşu tırmanırken seni alaturka bir kafeye oturtup Galata’nın o heybetli gölgesini önüne serer. Akşamüstü bir vapurun güvertesine geçtiğinde ise yüzüne vuran tuzlu ayaz, hele bir de Sultanahmet ile Ayasofya’nın arasından süzülen o nazlı güneş öyle bir sahne kurar ki, az önce canını yakan bu devasa canavar bir bakmışsın ki kanatlanıp bir melek olmuş. Bir kez daha kanarsın o kusursuz yüzüne “Sen ne büyüksün İstanbul!” naralarıyla. İşte tam o zaman ödülünü fark etmeden almışsındır o henüz tek bir kelime dahi etmemişken.
Şehir senden asla özür dilemez. “Bak,” der usulca, “ben buyum. Bir yanımda Sarayburnu, karşımda Kız Kulesi. Söylesene, var mı dünyanın başka bir yerinde böylesi?”
İşte asıl trajedi tam burada başlar. Sen ona sadık kaldıkça, onun sokaklarında koşturdukça o senden biraz daha uzaklaşır. Eski bildiğin köşe başları silinir, tanıdık sıfatlar yerini kimliksiz bir gürültüye bırakır. Sen geçmişin hatırasına tutunup beklerken, o yüzünü çoktan başka yerlere dönmüştür bile.
Yine de kapıyı çekip gidemezsin. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, kendisini böyle hırpalayan bir görkemi terk etmeyi kurtuluş sanmasıdır aslında.

